Bir İnternet Serüveni

Bir İnternet Serüveni
14 Temmuz 2016 13:29

Sosyal medyanın bugünkü gibi hayatımızın bir parçası olmadığı, internetin yeni yeni bilinmeye başladığı doksanlı yılların sonlarında ben, bilgisayarın başından uyku ve yemek dışında pek kalkmayan meraklı bir internet kullanıcısıydım.

O yıllardaki internet âlemi bugün olduğundan çok farklı ve gizemliydi bana göre. Bağlantı hızlarının yavaş olması sebebiyle kaliteli bir fotoğrafı görüntülemenin dakikalar sürebildiği, birkaç dakikalık bir şarkıyı indirebilmek için bazen saatlerce bilgisayar başında beklediğimiz, video izleyebilmeyi aklımızdan dahi geçiremediğimiz günlerdi.

Bilgisayarın başına geçen herkesi tavşan deliğinden düşerek kendisini harikalar diyarında buluveren Alice’e dönüştürmek için bir modem ve vasat bilgisayar yeterliydi.  Harikalar diyarı interneti o yıllarda farklı ve gizemli kılan en önemli faktör, herkesin adeta birer “zorro” veya “badman” gibi gerçekteki kimliğini gizleyerek oluşturduğu sanal kişiliğiyle varlığını gizliden gizliye sürdürebilmesiydi galiba.

Şimdi olduğu gibi insanın yedi sülalesine birkaç tuşa basarak ulaşılabilmesi şöyle dursun, gerçek ismini ve hatta soy ismini öğrenmek bile adeta o kişinin mahremiyetine girme fiili sayılıyordu. Birbirleriyle yeni tanışan kişilerin birbirlerine sorup durduğu şeyler “a/s/l” ile kısaca ifade edilen “age/sex/location” gibi kısaltma sorulardan ibaretti. Böylece herkes güya karşısındakinin yaşı, cinsiyeti ve konumu hakkında bilgi sahibi olarak sohbet etmeye başlıyordu.

Sosyal medya henüz yoktu fakat insanların (a)sosyalleşebildiği ortamlar o yıllarda da mevcuttu. mIRC uygulaması gibi sadece yazılı olarak insanların uluorta veya özel pencerelerde birbiriyle iletişim kurmasını sağlayan birçok program ve uygulama vardı. Çeşitli servis sağlayıcılar bulunuyor, bu servis sağlayıcılar içerisinde çeşitli isimlerde birçok oda bulunuyordu. Her odanın en az birkaç müdavimi oluyor, kimisi o odanın yetkilisi olarak huzuru bozanları odadan atma, yasaklama gibi yetkilerle donanıyordu.

Ben de bu odalardan birinde saatlerce süren koyu sohbetlere katılanlardan biriydim. Birbirimizi takma isimlerimizden tanırdık. Kimisi ortaya bir laf atar, bazen saatlerce bunun üzerinde konuşup dururduk. Bu sohbet odaları pek çoğumuzun günlük hayatından bir parça haline gelmiş, her fırsatta vakit geçirmekten keyif aldığımız sanal platformlara dönüşmüştü.

Harikalar diyarındaki bu gizemli dost meclisinde insanlar birbirleriyle mahrem sırlarını bile paylaşır olmuştu. Orada birbirleriyle konuşanlar olarak gerçek hayattaki kimliklerimize dair bildiklerimiz a/s/l olarak söylenenlerden öte gitmiyordu.

Günlerden bir gün birisi “buluşma fikrini” ortaya attı. Ne de olsa uzun bir süredir herkes birbirini yakından(!) tanıyor, kafalar uyuşuyor, bir aradayken sohbetin tadına doyum olmuyordu. Olur mu olmaz mı derken bir cumartesi günü İstiklal Caddesinde bir restoranın önünde buluşulmaya karar verildi. Şahsen bu fikir bile beni çok heyecanlandırıyordu. Çünkü konuşup durduğum o insanların aslında kanlı-canlı gerçek insanlar olduğunu gözlerimle görecektim. Herkese zihnimden bir suret giydirmiştim fakat henüz kimseyi gerçekten görmemiştim.

Şimdi bu söylediklerimi okuyan gençler “birbirinize fotoğraflarınızı neden yollamadınız” diye sorabilir. O dönemlerde bilgisayarda fotoğrafın bulunması bile bir ayrıcalıktı. Tarayıcıdan taranması bilgisayara kaydedilmesi bile başlı başına bir meseleydi.

Buluşmaya gidip gitmemek konusunda epey tereddüt ettim. O odanın kurucularından ve müdavimlerinden olan “gerçek hayatta da tanıdığım” bir yakınımın kendisinin de katılacağını söylemesi bana cesaret verdi ve buluşma günü belirtilen saatte ve belirtilen mekânın önünde hazırdım. En az 10-15 kişinin gelmesini bekliyordum ama anca 7-8 kişi oradaydık. Tanıdığım o kişi de gelmeyince orada kendimi yapayalnız bir başıma hissetmiştim. Ne de olsa çocuk yaşta sayılırdım, benden küçük en fazla 1-2 kişi daha vardı. Yaşça bizden bir hayli büyük 40-45 yaşlarında birkaç kişi de aramızdaydı. Yaşları 16-50 arasındaki sanal âlemin gerçek kişileri olarak herkes birbirini meraklı gözlerle süzüyor, göz göze gelmekten kaçınıyor ve hatta insanlar birbirlerine chat odasındaki takma isimleriyle hitap ediyordu.

Sohbet dediğime bakmayın çünkü ortada sohbet diyebileceğimi bir konuşma hiç geçmedi. Herkes birbirine bakıştı durdu. “evet, eee, şey, ne yapıyoruz, ne yapalım, ne konuşalım” sözlerinden öte kimsenin ağzından bir şey çıkmıyordu. Sabahlara kadar saatlerce birbiriyle konuşan, aylarca süren sanal tanışıklıktan sonra birbirini akrabası gibi tanıdığını sanan o insanlar gitmiş adeta yerine kız istemesinde birbirine usulen hal hatır soran kişiler gelmişti. – “Siz nasılsınız?”,  – “Sizleri sormalı efendim, bizler hamdolsun iyiyiz”.  Kimisi takım elbiseyle, kimisi şortla gelmişti. Birisi garsona bira siparişi vermeye çalışırken diğeri mescidin yerini soruyordu. Birbiriyle bir araya gelmesi “normal şartlar altında” pek mümkün olmayan bu insanları aynı sohbet odasında günlerce aylarca bir arada tutan, sabahlara kadar birbirleriyle konuşturan şey, herkesin zihnindeki konuşmayı hayal ettiği kişilerle konuşuyor olmasıydı belki de. Daha da tuhafı, durum ne tam hayaldi ne de tam gerçek.

Telesekreterdeki sesin kayıttan olabileceğine ihtimal vermeyen rahmetli dedemin, kuzenime küslük nedenini tam iki sene sonra, “alo diyorum benimle hiç konuşmadan suratıma kapatıyor” şeklinde dile getirmesinde gülme krizine girmiştim ama sohbet odasına o buluşma gününden sonra bir daha asla girmeyişimin gerekçesi belki daha da komikti: Hayal ettiğim kişilerin gerçekteki halleri arasındaki büyük uçurum. Üstelik bu durum sadece bende değil benim gibi herkeste hayal kırıklığına sebep oldu sanırım. Çünkü buluşmaya gelen hiç kimse -ben de dahil- bir daha o sohbet odasına girmedi.

Kim bilir belki de farklı takma isimlerle farklı odalarda alice harikalar diyarındaki serüvenlerine devam ettiler.

Bir Yorum Yazın

Tasarım ve Programlama Engin Tasarım